Talat Bey Milka


TALAT REYHAN
 MİLKA PASTANESİ

1932 yılında Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde eski adı Vicealtı, yeni adı Yukarı Çamlıca olan köyde doğdum.
Dedelerimden bahsedeyim önce;
büyük işler yapmışlar. Moskova, Batum ve Yalta’da ekmek fırını çalıştırırlarmış. Çok para kazanmışlar; Erzurum’da bir yaylaları ve meşhur “taş mağazaları” diye bilinen çarşıda  dükkânları varmış. Trabzon’da belediye meydanında bir ekmek fırını, Değirmendere’de başka bir fırın, Çamlıhemşin’de iki adet Rus mimarisi tarzında taş konak, Çamlıhemşin merkezde işyerine uygun bir binaları varmış ve bu binada otel, kahve, fırın ve bakkal gibi işletmeleri bulunurmuş.
Dedelerim işlerini seven ve çok çalışkan insanlarmış. Gece yattıklarında keçi kılından yapılmış gömlekler giyerlermiş ki erken uyanıp da hemen işe başlayabilsinler.
Ancak Rusya’da ihtilal olduğunda memleketlerine dönmek durumunda kalmışlar ve o günkü işlerinin çoğunu kaybetmişlerdir.
Günümüze sadece iki konak kalmış.
Dedemin bir kasası vardı, içi” Manat” (Rus parası) doluydu ama işe yaramazdı. Rus ihtilâli sonrası bu paralar pul olmuş çünkü.
 Babam ise memlekette bağ bahçe işi yapardı. Biz üç kız üç erkek kardeştik
Ben Vicealtı İlkokulundan mezunum. Bizim zamanımızda beş sınıfın beşi bir arada okurdu. Çünkü sadece bir tane öğretmen vardı ve beş sınıfın hepsini birden o okuturdu. O dönemde öğrencilerin okula gidiş gelişleri hep bir arada ve yürüyerek olur, okula ulaşımda öğrenciler arasında sorun çıkmaması ve düzenin sağlanması için; “mumeyiz” adı verilen seçilmiş öğrenciler görevlendirilirdi. Mumeyizlerin; okul yolunda öğrenciler arasında herhangi bir sorun çıkarsa müdahale etme hakkı vardı. Ben de üçüncü sınıfa geçtiğimde artık bir mumeyizdim. 1943-44 öğrenim  yılında beşinci sınıftan mezun oluncaya kadar mumeyizliğim devam etti.
Yaz tatillerinde yaylada çobanlık yapıp aileme yardım ederdim. O dönemde sahip olduğumuz at ile taşımacılık yapardım.
1944 yılında on iki on üç yaşındayken Vicealtı’ndaki babamın işi olan bir kahvede bir yıl çalıştım Hizmet ettiğim müşterilerden Osman Kurtuluş (İbran Osman) çalışmalarımı takdir ettiğinden bana kendi ismimle değil, “Çörçil” ismi ile hitap ederdi. .
Çocukluğum sırasında Çamlıhemşin’de kadınların işi zordu. O dönemde o kocaman konaklarda iş çok olur, evlere çok misafir gelirdi. Annem gelenlere sütlü kakao pişirir, lokma döker, şimdilerin krep süzet dedikleri pelit yapardı. Bu işlerin yanında hayvanlarla ilgilenme ve çayırları biçme görevi de kadınların sırtındaydı.
Erkeklerin zamanlarının çoğunu kahvede geçirdikleri o dönemde kadınlara büyük görevler düşüyordu.
Çamlıhemşin’de konak kültürü yaygındır. Geçmişte birçok aile konaklarda yaşamıştır ve bu konaklar günümüzde hâlâ ayaktadır. Ben geniş bir aileden geliyorum. 
Hicri takvime göre 1308 ( miladi takvime göre 1890) yılında dedem ve kardeşleri bir konak yaptırmaya başlarlar. Bu konağın yapımı 1310 (1892) yılında tamamlanır. Konağın yapımı tamamlandıktan sonra kardeşler arasında anlaşmazlık çıkar. Bu anlaşmazlığın sonucunda dedem kardeşine; “Ben öyle bir yerde ev yapacağım ki sabahları kalktığında benim evimi göreceksin” der ve ortaklıktan ayrılır. Bunun üzerine “Yukarıki” konak yapılmaya başlanır. Konağın yapımına 1892 yılında başlanır, 1894 yılında tamamlanır.
Yukarıki konak on bir odalıdır; Çamlıhemşin’deki çoğu konakta olduğu gibi misafirlerin ailenin günlük hayatına karışmadan ağırlanması için misafir giriş kapısı, evin ana giriş kapısından ayrı bir yere yapılır. Misafir geldiğinde; evin kadınları yiyecek ve içecekleri mutfakta hazırlayıp “dönme dolaplar” vasıtasıyla misafirlere iletirler. Bu dönme dolaplar evin; misafire ayrılan kısmıyla ev halkına ayrılan kısmın arasındaki ortak duvarda yer almaktadır. Ev sahipleri hazırladıkları yemekleri kendi taraflarından koyar dolabı döndürürler, misafirler bu yiyecekleri kendi taraflarından alırlar. Bu nedenle bunlara dönme dolap denir halen de mevcut. Halen de kullanıyoruz.
“Yukarıki” konağın yapımının ardından bu konağı yapan iki kardeş arasında da anlaşmazlık çıkar. Konağa beş yüz altın değer biçerler. İki yüz elli altını diğer kardeşine verebilen kardeş konağın sahibi olacak altını alan diğeri ise konağı terk edecektir. Ancak iki kardeş birbirlerine verecek altını denkleştiremeyince birlikte yaşamaya devam ederler.
Gel zaman git zaman 1943 yılında bu sefer babam ile amcam arasında bir anlaşmazlık çıktı ve iki bin lirayı veren kardeşin konaktan ayrılması kararı alındı. O zamanlar büyük bir para olan iki bin lirayı bulamayan babamı bir gün serenderde oturmuş ağlarken gördüm. Babama ne olduğunu sordum. “İki bin lira yok ki verelim de evden gitsinler” cevabını aldım. Babama; “Bunu mu düşünüyorsun? Biz gurbete çıkacağız, para kazanacağız. Gerekirse gece de çalışır öderiz” dedim. Yaşadığım bu olayla birlikte benim gurbet yaşantım başlamış oldu.

SAMSUN
1946 yılında Samsun’a Ulus Pastanesinde çalışmaya gittim.
Daha sonra da Ankara’ya çalışmaya gidecek, 1948 yılı 7 Haziran gününde çekilişi yapılan Milli Piyango yarım biletimin son üç rakamına çıkan ikramiye ile çalışıp biriktirdiğim paraları birleştirip babama gönderecek ve konağı almasını sağlayacaktım.
Samsun’a Ulus Pastanesine çalışmaya gittiğimde on beş yaşımda ya var ya yoktum. Bu dönemde büyük sıkıntılar yaşadım. Pastanede çalışan üç kişi ile ben, kalacak başka bir yer olmadığından yatacak yerimizi, pastanenin içindeki fırının olduğu odada kendi imkânlarımızla oluşturmuştuk.
Şeker sandıklarını birleştirir üzerine fındık çuvallarını serer ve orada uyurduk. O dönemde pasta yapımında “çiçek mayası” denilen bir maya kullanılırdı. Bu mayanın tutabilmesi için çok yüksek bir sıcaklığa ve uzun zamana ihtiyaç vardı. Biz çalışanlar bu mayayı geceleri uyuduğumuz odada yer alan fırında pişirmek durumunda kalıyorduk. Bir gün yine çiçek mayasını hazırlamak üzere ateşi yaktık, mayayı ateşin üzerine bıraktık ve uyumaya gittik. Uyumadan önce ateşin yeşil kıvılcımlar çıkardığını fark ettim. Çalışma arkadaşlarımı uyarmak istedim; “Daha önce bizim köyde bir arkadaşın babası ateşin yeşil yanmasından dolayı zehirlenerek ölmüş, bu ateşi böyle bırakmayalım, söndürelim bu ateşi” dedim. Aralarında yaşça en küçük olduğum için uyarımı dikkate almadılar, bir de üzerine her şeye karıştığım gerekçesi ile azarlandım… O gece boğazımda büyük bir yanma hissi ile uyandım. Hemen yataktan kalktım kendime gelmeye çalıştım, kafamı soğuk su ile yıkadım. Hafif bir mide bulantısı hissediyordum ayran içtim. Bu arada çiçek mayasının çok fazla kaynamış ve her yere taşmış olduğunu gördüm. Kendime geldikten hemen sonra arkadaşlarımı uyandırmaya çalıştım. Onları uyandırmakta çok zorlandım. Hepsini tek tek neredeyse sürükleyerek soğuk suyun altına götürdüm ve kafalarını yıkadım. Bir süre sonra çalışanların hepsi kendine gelmeye başladı. Fakat bu seferde sabaha yetişmesi gereken mayanın tamamen kullanılamaz halde olduğu aklımıza geldi. Ulus Pastanesi’nin sahibi aksi bir adamdı ve biz çalışanlar ondan çekinirdik. Mayanın kullanılamaz halde olduğunu patrona duyurmadan telafi etmek zorundaydık ve sabaha kadar çalıştık. Yeniden hazırladığımız mayayı pastane açılıncaya kadar yetiştirdik ve patronumuzun haberi olmadan durumu telafi ettik.
O dönemde Samsun’un en lüks pastanesi Ulus Pastanesiydi. İçlerinde Samsun’da bayındırlık müdürlüğü yapan Tevfik İleri’nin de bulunduğu, dönemin devlet adamları buraya sıkça gelir pasta yer, kakao içerlerdi.
O dönemde ulaşım bugünkü kadar kolay değildi. Haftada sadece üç gün tren seferleri olurdu. Tren Samsun’dan çıkar Ankara’ya giderdi. Tren olduğu günler pastane çok kalabalık olurdu. Tren olmadığı günlerde sabah yedide açılan pastane, tren seferlerinin olduğu günlerde sabah beşte açılırdı. Bir sabah pastaneyi sabah beşte açtım ve o sabah dönemin Samsun valisi geldi. O zamanlarda da pastanedeki en pahalı çikolata kutusu üç yüz kırk kuruşa yapılırdı. Vali bu çikolata kutusunda bir adet istedi. Kutuyu hazırlayıp valiye verdikten sonra parasını talep ettim. Vali bana; “Ben valiyim para mı istiyorsun?” dedi. Ben de; “Bu dükkânı patronum Allah’tan sonra bana emanet etti, üç yüz otuz dokuz kuruş verseniz bu çikolatayı alamazsınız” dedim. Vali parayı ödedi, çikolatasını aldı gitti. O gün öğle vakti vali yine pastaneye geldi, pastane sahibi ile muhabbet ederken patrona; “Senin bu küçük bugün bana ne yaptı biliyor musun?” dedi ve o gün yaşadığımız olayı anlattı. Patron bana; “Vali beyi tanımıyor musun? Neden para aldın?” diye sordu. Ben de; “Benim vazifem parayı almaktı, şimdi siz parayı geri verebilirsiniz” dedim.
Ulus pastanesinde birinci yıl on beş lira ikinci yıl yirmi lira maaş karşılığında çalıştım. İkinci yılın sonunda annemin rahatsızlanması nedeni ile Çamlıhemşin’e geri döndüm. 1948 yılına yedi gün varken annem vefat etti.
Annemin vefatı üzerine ben ve Kazım abim, çalışmak için Samsun’a değil Ankara’ya gitmeye karar verdik.

ANKARA
 O zamanlar ulaşım çok zordu. Rize’den Ankara’ya on günde gelebilmiştik. Rize’den Giresun’a oradan da Samsun’a otobüs ile gittik. O zamanlar otobüsler dolu olmadığı için her şehirde birer gün süre ile kalır, otobüsün dolmasını beklerlerdi. Samsun’dan vapur ile Zonguldak’a geçtik. Oradan da tren ile Ankara’ya ulaştık.
Ankara’ya geldiğimizde kalacak yerimiz yoktu ve çok az paramız vardı. Belediye otobüsleri on kuruştu, on kuruşumuz bile gitmesin diye her yere yürüyerek giderdik. O dönemde Ankara’da İtfaiye Meydanı’nda Kırşehirliler Hanı vardı. O handa bir odada sekiz kişi kalıyorduk.
Perişan bir Ankara vardı. Kimsede para yoktu. Ama her şey de parayla oluyordu. Vesait ve taksi de yoktu. Devrini doldurmuş arabalarla dolmuşçuluk yaparlardı.
Geldiğimizin ikinci günü, Ulus’ta Cumhuriyet Yıldız Lokantası’nda işe başladım. Sadece pirinç ve fasulye ayıklayarak geçirdiğim iki günün sonunda o lokantada bir ilerleme kaydedemeyeceğimi anladığım için oradan ayrıldım. Çünkü ailemizi kurtarmak istiyorduk. Para kazanıp babamızı desteklemek istiyorduk. İşveren olmak gibi hayallerimiz vardı.
Oradan ayrıldıktan sonra bir arkadaşım beni dönemin en şık lokantalarından olan Süreyya Pavyonuna götürdü.
Biz Ankara’ya ilk geldiğimizde kavun karpuz yemesini bilmiyorduk çünkü bizim orada yetişmiyordu, Süreyya’da işe girmekle, o durumdan hangi yemeğin nasıl sunulacağını en iyi bilen lokantasında her şeyi öğrenen ve öğreten bir yere gelmiş olduk.
Süreyya Pavyonunda kahve ocakçısı olarak işe başladım.
Biraz Süreyya Pavyonundan söz etmek istiyorum.

SÜREYYA LOKANTASI (PAVYONU)
Süreyya Pavyonu; şimdi Kızılay’daki Yapı Kredi Bankasının olduğu yer var ya oradaydı. Alt kattaydı. Asıl adı Serj Homyakof olan Beyaz Rus Süreyya Bey; Çar Nikola’nın ordusunda bir yüzbaşı iken ihtilal sonrası bir gemi ile İstanbul’a geliyor. Önce bir manav dükkânında çalışıyor birkaç gün. Bakıyor ki olmuyor, o arada işitiyor ki Ankara’da Karpiç Baba var. Çıkıp Ankara’ya geliyor. Karpiç, o dönem çok önemli. Mustafa Kemal bile yemeklerini orada yiyor. Mustafa Kemal Karpiç için; “Bu müessese Ankara için önemli, bu müessese kaybolmayacak” diyor. Mustafa Kemal yine bir gün yemeğe geldiğinde bakıyor ki genç bir adam gayretle çalışıyor Karpiç Baba’ya soruyor, o da; “Rusya’dan geldi” diyor. Yanına çağırıp adını soruyor, Serj Homyakof. Mustafa Kemal; Serj ismini Süreyya yapıyor. Karısının ismini de Asiye yapıyor. Bu isim zamanla Asya ismine dönüyor.
O zamanlar Ankara’da Yenişehir diye bir semt oluşuyor ama Kızılay’da daha kimse yok. Daha her şey Ulus’ta.  Zamanın Hariciye Vekili Numan Menemencioğlu, bir gün Süreyya Bey’e; “Süreyya, Kızılay tarafta bir lokanta aç da Kızılay şenlensin.” diyor. Süreyya Bey bu sözün üzerine; ”İş yapamayız.” diyor. Numan Menemencioğlu; “Esas Ulus’ta iş yapamazsın burada Karpiç var.” Diyor. “ Sen lokantayı Kızılay’da aç biz de yardımcı olalım.” Bunun üzerine 1942 yılında Süreyya Pavyonu açılıyor. Lokanta açıldıktan Sonra Numan Menemencioğlu, kordiplomata o lokantada bir yemek veriyor. Diplomatlar bu güzel yerden, yemeklerinden, servisinden çok memnun kalıyorlar. Diplomatlar da artık kendi yemeklerini Süreyya lokantasında vermeye başlıyorlar. Süreyya lokantası büyük bir ilgi görmeye başlıyor ve Ankara’nın o zamanının en cazip yerlerinden biri oluyor.
Vestiyerde Cevdet Güzey isminde bir arkadaşımız ve yardımcısı dururdu. Salonda bir metrdotel, sekiz garson ve yardımcıları olurdu.
Baş aşçı Rus’tu ve onun yönetiminde beş aşçı bir temizlik görevlisi yer alırdı. Her gün saat 14: 00’de, aşçıbaşının kontrolünde aşçılar göreve başlardı. Garsonlar ise, Süreyya Beyin ve metrdotelin kontrolünde çalışırlardı. İşçi kıyafetleri müessese tarafından özel olarak yaptırılmaktaydı. Garsonların ve yardımcıların kıyafetleri çok önemli olup özellikle çoraplarının siyah olması koşulu vardı. Kıyafetler her gün kontrol edilir çorabı siyah olmayan personel bir günlük izne gönderilirdi.
Sabahçı personel, bir garson iki yardımcı ve bir barmen ile saat 14: 00’de göreve başlardı. Temizlik ve salonun hazırlanmasını titizlikle yaparlardı. Diğer garsonlar ise saat 18: 00’de göreve gelir, yemeklerini yer, kıyafetlerini giyer öyle işbaşı yapardı. Her garson, sorumlu olduğu masalarda bir eksiklik var mı? diye kontrol eder ve saat 20: 00’de müşterilerin gelmesini beklerdi.
Aşçıbaşı sürekli garsonların görüşünü alırdı. Müşteriye daha ne yemekler sunabiliriz? diye konuşulurdu. Müşterinin istediği yemek için, “Yok” denilmeyecekti. Müessesenin ilkelerinden biri de buydu. 
Süreyya’nın özel ve aranan yemekleri vardı. Kremalı borç çorbası, kuzu karski, kuzu şaşlık, strogonof,  tavuk Kievski, Rus salatası, patlıcan salatası, rokfor peyniri, soslu özel yeşil salata, turşu, işkembe çorbası çok beğenilirdi.
Müşteri kapıdan girdiği zaman vestiyer yetkilisi Cevdet Güzey tarafından karşılanırdı. Cevdet Güzey müşterinin kıyafetine bakar, eğer kıyafeti lokantaya uygun değilse; “Davetli misiniz?” diye sorardı. Davetli çıkmazsa gelen geri çevrilirdi.
Vestiyer ile salon arasındaki özel haberleşmeyi sağlamak için bir zil yapılmıştı. Vestiyerci tarafından kullanılırdı. Zile bir kez basıldı mı “normal müşteri,” iki defa basıldı mı “sefir, bakan, devlet büyüğü,” zil üç defa çaldı mı, vestiyerde bir olayın olduğunu haber verirdi.
Gelen müşterinin kıyafeti düzgünse -takım elbiseli olması şarttı-  salona alınır ve metrdotel tarafından karşılanırdı. Yine metrdotel tarafından masasına oturtulur ve yemek listesi sunulurdu. O sırada garson yardımcısının görevi masaya ilk malzemeleri; kızarmış çavdar ekmeği, tereyağı ve salatalık turşusunu getirmek olurdu. Garson tarafından müşteriden içki ve yemek siparişi alındıktan sonra ise bu sipariş ilgili birimlere iletilirdi. 
Siparişler alındıktan sonra servis başlar;  soğuk yemekse soğuk tabakta, sıcak yemekse sıcak tabakta servis yapılırdı.
Yemek esnasında saat 20: 30’da piyano ile yemek müziği çalınırdı. Saat 22: 30’da ise İtalyan ya da İspanyol müzisyenler tarafından dans müziği yapılırdı. Normal gelen müşteriler yemeklerini yer, gece yarısından sonra da giderlerdi. Yemeğe Ankara’nın meşhur başka yerlerine gidenler bile, Süreyya Pavyonun saat 01: 00’de çıkan, meşhur işkembe çorbasını içmek için bize gelirlerdi. Bir de o zaman Ankara’da çok fazla Amerikalı yaşamaktaydı. O Amerikalılar da gece saat ikiden sonra, Süreyya’nın meşhur “Hermeneks” diye, onlar için özel hazırladığı yemeği gruplar halinde yemeğe gelirlerdi. Hermeneks; kızarmış patates, üzerine yağda kızarmış ince bir dilim jambon, onun üzerine de bir yumurta kırılıp fırında pişirilen bir yemekti.
 Süreyya lokantası perşembe günleri iyi iş yapmıyordu. O günün çalışması için Süreyya Bey bir formül aradı. Buldu da. Dışişleri Bakanlığında çalışan genç özel kalem müdür ve müdirelerini yemeğe çağırdı onlara; “Yemek benden içki sizden.” diye espri yaptı birkaç kez.
Bu yöntem tuttu. Misafirler viskilerini kendileri getirip Süreyya Beyin sunduğu yemeklerle içerlerdi. Şişelerde kalan viskileri de Süreyya Beye bırakırlardı. Bu misafirlere sunulan yemekler; Rus salatası, patlıcan salatası, diğer soğuk mezeler ile sıcak olarak da pastırmalı kuru fasulye, İran pirincinden yapılan çilav, meyve ve tatlılar olurdu. O günlerde genç nesillerin fazla olması nedeniyle bu yemeklere ilgi fazla oluyordu.
Süreyya Beyin arkadaşları da Süreyya’ya sık gelirlerdi. Onlar da kendi gibi Rusya’dan gelmişlerdi. En yakın arkadaşları antikacı Zeynel Kent, gümüşçü Feyzullah Kent ve eşleriydi.
O tarihlerde Türkiye’de porselen tabak yokken Süreyya Lokantasında gümüş çatal bıçak, özel ziyafetler için kristal bardaklar, rozental tabaklar, Çin porselen servisi, otuz altı kişilik Fransız servisi, yirmi dört kişilik Alman servisi bulunurdu. Bir tabak kırılsa Süreyya Beyin içi giderdi. Ağlardı çünkü yerine konulmaz takımlardı.
1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldiğinde Süreyya Bey Demokrat Partilileri pistin kenarına oturtup normal tabaklarda servis yaptırırdı. Cumhuriyet Halk Partilileri ise diğer masalara oturtup kristal bardaklarda servis yaptırırdı. CHP’liler iktidardan düştükleri için, incinsinler istemezdi. Öyle de iyi yürekli bir adamdı.
Gerçekten iyi bir adamdı; İki genç nişanlı pavyona geldi mi, onlara yemekten önce kaşığın ucuyla da olsa birer kaşık havyar verirdi, yemeklerini yediler mi, bir küçük şişe şampanya ikram ederdi.  
Ankara’ya lokantacılığı Beyaz Ruslar, Karpiç ve Süreyya getirmiştir. O müesseselerde yetişenler de devam etmiştir. Süreyya’da yetişenlerden; vestiyer Cevdet Güzey Karanfil’in köşede ………..  lokantası ile,  Bektaş Güzey ve yardımcı garsonların şefi olan abisi Ruhi Güzey Akay Caddesindeki Yeni Süreyya ile, ben Talat Reyhan; Milka Pastanesi ve Restaurant ile,  Hüseyin Ustaoğlu; Kıbrıs Bezik Salonu ve kıraathanesi ile devam ettirdik.   Karpiç’ten  Şişman Kardeşler’de, Washington Restaurant’da geleneği devam ettirmişlerdir.
1948 yılında kahve ocakçısı olarak işe başladığım Süreyya Lokantasında kademe kademe yükselerek garson oldum ve sekiz yıl çalıştım.
Kahve pişirirken boyum fincanların olduğu rafa yetişmezdi de garsonlar indirirdi, ben de kahveyi yapardım. Kendimin yükselmesi için ah bir komi olsam diye hayal kurardım.
Yaz mevsiminde Süreyya Bey ve ekibi üç aylık süre için İstanbul’a gider, Moda Deniz Kulübünü çalıştırırdı. Bu dönemde pavyon kapalı olur ve İstanbul’a gönderilmeyen çalışanlar ise Gar gazinosuna gönderilirdi. Ben Gar gazinosunda patronun ve ailesinin kahvaltısından sorumluydum. Kahvaltıyı her sabah aynı saatte hazırlardım. Bir gün yirmi dakika geç kaldım. Niyazi Bey beni gördü ve “Nereden geliyorsun?” diye sordu. Ben uyuyup kalmışım. Bana; “Git bugün de yat, yarın da yat, öbür gün de yat.” dedi. Bu işten kovulmak demekti. Çok kötü oldu. Ben hem ağlıyorum hem de Gar gazinosunun etrafını dolaşıyorum “Ne yapacağım?” diye. Ilgazlı bir arkadaşım vardı. O beni gördü. Patronun kızı ona; “Talat hasta mı kahvaltıyı sen getirdin? deyince o da, “ Talat geç kaldı, baban kabul etmedi” demiş. Patronun kızı beni severdi, “ Al bu kahvaltıyı götür, Talatı bul, kahvaltıyı Talat getirecek” diye diretmiş. Arkadaşım bana söyleyince bu sefer sevincimden ağamaya başladım. Kahvaltıyı götürdüm, kız bir boş tabak istedi, kendi yaptıkları kahvaltıdan boş tabağa doldurarak bana verdi ve öylece işe devam ettik.
Gar gazinosunda 35 Liraya çalıştık ve üç ayın sonunda yine Süreyya pavyona döndük. Gar gazinosunun patronunun kızı benim işten ayrılmamı istemedi ve maaşıma zam yapmayı teklif etti. Ben;  eğer dönmezsem Süreyya Bey’e ayıp olacağını eğer orada bir sorun çıkarsa gazinoya geri geleceğimi söyledim. Ama Süreyya Pavyonu’nda ayrılmadım çünkü bana göre oradaki çalışma şartları çok iyiydi ve her şey çok düzenliydi.
Zaman geçtikçe Süreyya’da ilerledim ve komi oldum.
Bir gün Endonezya Sefiri Süreyya’ya geldi. Bekârdı, Ankara Palas’ta kalırdı, yemeğe Süreyya’ya gelirdi. İlk olarak kızarmış ekmek, turşu, tereyağı verildi. Sonra garson balık verdi ben de sosu verdim. Sosu verirken sefir ”kulağıma eğildi; “Hey garson atansiyon” dedi “Vıy” dedim. İçeriye “Atansiyon istedi” deyince. “Sosu nasıl verdin?” diye sordular. Sos dalgalanmış. Öyle vermeyeceksin dedier, sos dalgalanmayacak. Ben adisyon istedi sandım, meğer sefir bana; “ dikkat, dikkat” diyormuş.
Süreyya’da komi olduğum yıllardı. 1949 ya da 50 senesine, Ankara’da bir Türk vatandaşını idam edecekler. O zamanlar idamlar açık oluyor Samanpazarı’nda.  Biz de şu idamı bir daha görmeyeceğiz gidip görelim dedik gittik dört arkadaş. Bir kamyonun üzerine çıktık.  Koskoca meydanda bir sessizlik. O dönemde savcıların ismi müddei umumi idi. Orada bir sehpa kuruldu savcılar geldi.  İdam olacak adamın göğsüne bir yazı koydular. “Son sözün nedir?”  diye söylediler. Adam; “Bu memlekette adalet yok. Ben haksız yere idam oluyorum.” dedi.  Sehpayı çektiler, adamı idam ettiler.  Bu hadise bana çok dokundu. Gözümün önünden hiç gitmiyor. Geceleri uyuyamıyorum.  Kendi kendime “Huzursuz oldun niye gittim?” diye kızıyorum. Hastanelere gittim. Kimi hastalar bağırıyor kimi sargılı, ameliyatlı. Onlara bakıp kendime bir teselli buluyorum. “Ben iyiyim” diyorum. Ondan sonra adliyeye gidiyorum. Orada genç delikanlılar jandarmaların arasında, onları görüyorum, oradan kendime bir teselli buluyorum. Üçüncü gidişim Ulucanlar’da mapushane.  Mapushaneye giremiyoruz orada tellerin arkasında mapusların akrabaları. Oradan kendime bir teselli veriyorum. Kendimi böyle teselli vererek kurtardım.  Oralara on beş gün gittim de o şeyi atlattım.
Süreyya Pavyonu’nda komiliğe başladıktan bir süre sonra kendi işimi kurmak istedim. Mamak’ta bir fırın kiraladım. Yıldırım Ekmek Fırını. Mal sahipleri de Cavcav’lardı.  Onların da Mamak’ta yeri vardı. İlhan Cavcav’ın babası çok iyi fırıncıydı. Mayadan çok iyi anlardı. Onların ekmek ve un fabrikaları vardı.
 Orada dokuz ay çalıştım. Fırında hamur yoğurma makinesi vardı ama su yoktu. Suyu eşekle taşırdım. Fırın tren yoluna çok yakındı. Bir gün tren geçerken çıkardığı sesten korkan eşek öyle bir hamle yaptı ki kafasını trene çarpıp öldü. Eşek ölünce su taşıma işi bana kaldı. Her gün iki elimde iki teneke defalarca su taşır fırının ihtiyacını temin ederdim. Bütün gayretime rağmen işler iyi gitmedi ve fırını kapattım. O dönemde ekmek arabaları atla çekilirdi. Ben de ekmekleri sevk etmek için at almıştım. Fırını kapattıktan sonra elimde iki tane at kaldı. Atların günlük masrafı üç lira gibi bir paraydı. Elimde üç lira bile olmadığı için atları satmaya karar verdim. İstanbul caddesindeki Akköprü’deki at pazarına götürdüm, fakat atlar için verilen paralar çok azdı satmadım. Kendi atları yorgun olan ekmekçiler bana, atları günlük beş liradan kiralamayı önerdiler. Bir süre kiraya verdikten sonra tanesini altı yüz elli liraya atları sattım çıktım.
Süreyya Pavyonundan ayrılmadan önce Süreyya Bey bana; “Eğer işler iyi gitmezse buraya geri gelip bana hiç sormadan işe başlayabilirsin” demişti. Ben de fırını kapattıktan sonra pavyona geri döndüm ve komiliğe devam ettim.
O dönemlerde Süreyya Pavyona devlet adamları çok sık gelirlerdi. Dönemin genelkurmay başkanı Nurettin Baransel Paşa da bu devlet adamlarının içindeydi. Ben bir süre komilik yaptıktan sonra pavyondaki çalışma arkadaşlarımdan üçüyle askere gittim. Yıl 1953 İdi. Nurettin Paşa, garsonların askere gittiğini öğrenince dördümüzü de Ankara orduevine getirtti. Bunun üzerine ben İzmit’te başladığım askerliğime Ankara’dan devam ettim. İzmit’e gittiğimde elimde garson bonservisim vardı. Oradaki askerliğim sırasında Amerikalılar misafirliğe geldiler mi anaons eder, beni çağırılardı. O zaman ikramları servis ederdik.
Hem alaya gelen misafirlerin hizmetine bakıyordum hem şoför kursuna devam ediyordum. Kurs bitince beni subayların tabldotuna verdiler. Ben vazifemi çok sevdiğim için verdiğim hizmeti evlerindeki hanımlarından bulamazlardı. Şu başçavuş şu yüzbaşı şu alay komutanı diye ayırmazdım.
Bir gün genelkurmaydan; Kara Kuvvetleri Komutanlığının filan numaralı emirleriyle Hasan oğlu Talat Reyhan’ın yirmi dört saat zarfında Ankara orduevine gönderilmesi gereğinin on beşinci kolorduya bildirilmesi diye emir gelince İzmit’ten ayrıldım.
Ankara’ya gittim. Artık orduevindeyim. Sıhhiye’deyim.
Nöbet tuttuğum bir gün paşa sinirli bir şekilde geldi. Paşa her gece bir soğuk kahve içer ve bu kahve buzdolabında bekletirdi. Kahveyi almaya gittim fakat kahveyi hazırlayan asker kahveyi buzdolabına koymamış. Ben durumu bilmeden kahveyi paşaya götürdüm. Paşa kahvenin soğuk olmadığını söyledi ve buzdolabına koyulup koyulmadığını sordu. Bunun üzerine ben;“Buzdolabına koyulmuştu fakat buzdolabının fişi çekilmiş paşam” diyerek hem asker arkadaşımı hem de düştüğüm durumdan kendimi kurtardım.
O zamanlarda Ankara orduevinde her gece düğün olurdu. Bizler bu düğünlerden yedi buçuk ile on lira arasında iyi para kazanırdık. Fakat bu düğünlerde öyle çok yorulurduk ki çalışmayı istemezdik. Askerlikten sonra; “Para kazandık bir nişan takımı alayım” dedim, o düğünlerden kazandığım para ile bizim Karadeniz’in nişan takımı da beşi bir yerde ile saat falandır onlardan aldım.
 Ben bugünkü eşimle görücü usulü ile evlendim. Mübeccel Hanım o sırada Çamlıhemşin’de yaşamaktaydı. Evlenip Ankara’ya getirdim. Evlendiğim sene Çamlıhemşin Belediyesinin bir numaralı nikâhı bizim oldu. Geldik Ankara’da İncesu bir ev kiraladık.  Necmiye adını verdiğimiz bir kızımız ile Süleyman ve Naci ismini verdiğimiz iki oğlumuz oldu. Şimdi torunlar da var.
1955 yılında askerlik bittikten sonra tekrar Süreyya Payvon’da çalışmak istedim fakat pavyonun tüm kadroları doluydu. Birkaç gün işsiz gezdikten sonra şimdiki Cinnah caddesinin başında yer alan Kulüp47 isimli bir lokantada işe girdim. Burada bir yıl çalıştım. Bir yıl da Sakarya caddesinde yer alan Kulüp Ambassador’da çalıştım. O sıralarda Ankara’da Divan Pastanesi açılacaktı. Ambassador’un sahibi bu pastaneyi benimle açmak istedi. Fakat ben bu teklifi geri çevirdim, nedeni ise; Kulüp Ambasador’un sahibinin maddi açıdan güçlü fakat pastanecilik konusunda bilgisiz biri olmasıydı.
Kulüp Ambassador’da çalıştığım zamanlarda bir gün kulüpte çok önemli bir toplantı yapıldı. Türkiye için önemli. Hiç unutmam. O kadar önemli ki bir tek ben varım serviste. Millet Partisi ile Güven Partisi birleşme toplantısı yapıyorlar. Bir gazeteci bana; “50 Lira vereyim beni içeri al ya da bana haber getir” dedi. Ona; “Biz garson olmakla şerefimizi mi satalım, biz yemek satarız” diye cevap verdim ve onu savuşturdum sonra bir hanım; “Bölükbaşı’nın eşiyim eşim orada mı?” diye aradı. Söylemedim bir şey. “Burada” desem başka bir şey anlayacaklar “Yok” dersem başka. Gazeteci ya da rakip partilerden olduğunu anladığım için hiç renk vermedim. Bir de bu arada o kabalığa servise baktım. Yine de toplantı bitince kendisine söylediğimde, Bölükbaşı; “Benim eşim burada olduğumu bilmez o değildir” dedi.
Kulüp Ambasador’dan ayrıldıktan sonra Süreyya Pavyonuna geri döndüm.
Süreyya Pavyonunda çalışırken; 1957 yılında “Sigortalı İşçiler Yapı Kooperatifi’ni” kurduk. Bizimki Aydınlık’taki Oleyiş mahallesindeki garson evlerinden ayrıdır. Ben idare heyetine seçildim. Bugün kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum ama İncirli’deki tek katlı, müstakil “Garson Evleri’ni böyle hayata geçirdik. İlk toplantıda dedim ki; “Biz kimlere ev yapıyoruz? Garsona, komiye, kapıcıya. Bunlar kendisi yemeyecek, parayı verecek kooperatife. Bir anahtar için çok fedakârlık yapacak. Biz de buna göre davranacağız. Dedikoduya mahal vermeyeceğiz” Ve toplantılarımıza da hatta inşaata gittiğimizde de paraları cebimizden ödedik. Fakat bir kadınlar grubu oldu, bazı dedikodulara yol açtı. Kendi aralarında konuştukları zaman  idare heyetinde olan arkadaşların para yiyip yemeyeceklerini konuşuyorlar. Bu konuşmada “Talat Reyhan idare heyetinde olduktan sonra ne kendisi yer ne kimseye yedirir.” Diyorlar dedikodu bitiyor
Evleri yaptık ama su, elektrik bağlanmıyor bir türlü. Suyu çevreden buluyor gaz lambası yakıyoruz. Orhan Alp vardı o zamanlar bayındırlık bakanıydı. Kooperatifteki ev sahiplerine seçimden önce suyu ve elektriği bağlatmak için söz verdi. Kazandı ama ses yok. İzmir Caddesinde bir bürosu vardı. Gittik, bize bir izzet bir ikram. Konu su elektriğe geldi. Çocuklar sordu. O da; “Bu benim işim değil başbakanın işi” dedi. Ben de; “Bu iş Süleyman Bey’in işiyse neden çocukları oyaladınız?” dedim ve oradan ayrıldık. 
1969 yılında başvekil Süleyman Bey’e bir mektup yazdım o halletti.
Uzunca bir yıl, yaptığımız o Garson Evleri’nde oturdum.
O dönemler devlet adamlarının özel yemekleri Süreyya Pavyonu çalışanları tarafından organize edilirdi Bu yemeklerin birinde çorba olarak et suyu çorbası servis ediyorduk fakat et suyu çabuk soğuyan ve sıcaklığını kaybettiğinde dilde ve dudakta yağlanma yapan ve tat almayı engelleyen bir yiyecektir. Bu soruna hep bir çözüm arardık. Bir yemekte çorba kâselerinin içine sıcak su boşaltıp çorbayı bu sıcak kâselere koymayı düşündüm ve servisi böyle yaptım. Bu fikrimle Süreyya Bey’in takdirini kazandım ve ondan sonraki tüm özel yemeklerde organizasyonun başında olarak bizzat kendim gittim.
Süreyya Pavyonunda önemi işler organize edip büyük sorumluluklar aldığım halde merhum abim Yunus Reyhan’ın Tunalı Hilmi Caddesinde pastane açmaya karar vermesiyle pavyondan ayrıldım ve pastanemizde çalışmaya başladım. Bu pastane dönemin en ünlü pastanelerinden Milka Pastanesiydi. Yıl 1961’di.
MİLKA PASTANESİ
1961 yılında Klüp 47’nin sahibi Boris Vasilef ve kardeşim Yunus Reyhan ile Tunalı Hilmi Caddesinde şimdiki Halkbank Tunalı Hilmi şubesinin bulunduğu yerde Milka pastanesini açtık. Daha sonra mülkünü satın aldığımız bugünkü Mango mağazasının yerine taşındık. Bu ortaklık bir yıl sürdü. Boris Vasilef ayrıldı onun yerine İbrahim Cudi Reyhan ve Nazım Reyhan ortağım oldular ve otuz beş yıl bu ortaklık devam etti
Milka Restaurant cumhurbaşkanlığından başbakanlığa, dışişleri bakanlığından devletin yüksek makamlarına, bankalara; ziyafet, açılış, düğün, kokteyl hizmeti vermiştir.
Milka’da işletmeciğe başladık. Ben pastanenin kasasından sorumluydum. Büyük sorumluluk taşıyordum. Bütün ailemin bu pastaneden geçindiğinin bilincindeydim. Daha önceden olan kötü alışkanlığımı, kumarı bu pastanede bıraktım
Pastanenin yeni açıldığı dönemde bir gün, bir Alman müşteri geldi ve tost ekmeği istedi. O zamanlarda bugünkü gibi her çeşit ekmek yoktu fakat biz müşterinin isteğini kırmadık ve ona tost ekmeği yaptık. Pastaneden memnuniyetle ayrılan müşterimiz sonraki zamanlarda kendi arkadaşlarını da getirdi ve Milka Pastanesinin ünü yayılmaya başladı. O dönemde yüz kilogram un ile üç yüz tost ekmeği satardık.
Bir gün Bahçelievler’de oturan bir müşteri telefon etti ve iki adet tost ekmeği istediğini söyledi. Zamanın şartlarında Tunalı’dan Bahçeievler’e gitmek en az bir saat sürüyordu. Buna rağmen pastanede çalışan gençlerden birini gönderdim. Abim; neden böyle bir şey yaptığımı sordu. Ben de; “Biz bir pastane açtık ve işimizi en iyi şekilde yapmalıyız. Kavaklıdere’de de olsa Bahçelievler’de de olsa herkese hizmet vermeliyiz” dedim. Bu olayın üzerinden birkaç gün geçtikten sonra Bahçelievler’de oturan aynı müşteri yenide aradı fakat bu sefer istediği farklıydı. Kızının düğününü Milka Pastanesi çalışanlarının organize etmesini istiyordu. Pastaneyi yeni açmıştık ve borçlarımız vardı. Bu düğünü yaptık ve düğünden aldığımız parayla borçlarımızı ödedik hatta kendimize de para kaldı. İki adet tost ekmeğini Bahçelievler’de olmasına aldırmadan müşteriye ulaştırmanın sonucuydu bu. Çok müşterinin gelmesinden çok bir gelen müşterinin bir daha gelmesine de dikkat ederdik.
Bugün Vehbi Koç,  TRT genel müdürü ve Mehmet Barlas yemeğe geldiler. Restauranttan çıkarken uğurlamaya geçtiğimde Vehbi Bey bana; “Yabancı gelmiyorsun, seni bir yerden tanıyorum.” diye söyledi. Ben de ona; “Sizlere çok hizmet verdim.” dedim. “Nereden?” diye sorduğunda da “Süreyya’dan” dedim. “Yemek çok güzeldi. Siz bu işin çekirdeğinden yetişmişsiniz” dedi. “Fiyatlarınız nasıl?” diye sordu, ben de; “Divan Restauran’ta yakın” dedim. Vehbi Bey bana dese ki;  “Siz de kazıksınız.” Ve öylece uğurladık…
Milka Pastanesinin ünü yayıldıkça müşteri sayımız da arttı. Dönemin devlet adamlarının eşleri de pastaneye gelmeye başladı. Milka’da biz kiracıydık. Mal sahibi Adalet Partisindendi. Partisinin kadın kolları başkanı Çubuk barajında bir çay yapacaktı. Bize söylediler, “Olur” dedik. Nazmiye Hanımın davetlerinde de bizim Milka’da yapardı çayı. Yüz yirmi beş kişiye çay vereceğiz. Seçimi bize bıraktılar, bu sefer daha sorumluluk arttı. Gece uyumadım, beni sıkıntı bastı. Sabah bir paket çay bir semaver, kestaneli turta pastalar, bademli bisküvi, hindistancevizli kurabiyeler, hanımefendileri baraja getiren şoförler için de sandviç, kola, ayran hazırladık gittik. Servis hiç aksamadan gitti. Herkes çok memnun kaldı. Çok yorulmuştum kendime bir çay koyup oturdum. Nazmiye hanımı yanımda görünce çayımı bıraktım, kalktım. “Allah aşkına çayını yudumla” dedi. Memnuniyetini belirtti. “Size yaptığımız hizmeti maiyetinize de yaptık. Kalanlar için izin istedik ve onları da Atatürk Çocuk Yuvasına yolladık” diye bilgi verdim. Bana “Nasıl bu kadar ince düşünüyorsunuz?” dedi.  Bu organizasyondan sonra, Milka artık başarısını kanıtladı diye düşündük.
Bir gün Bülent Ecevit Milka’ya geldi. Bizim de imalathanede çocuklar var. Ecevit’in pastaneye geldiğini duymuşlar. Geldiler buzdolabının arkasından Bülent Bey’e bakıyorlar. Bülent Bey’e dedim ki; “Beyefendi, bunların hepsi sizden, biri hariç, o da ben” Güldü; ”Gül dikensiz olmaz” dedi.
Bir gün de Erdal İnönü’nün eşi Sevinç Hanım, bir toplantıya katılmışlar ama eve yemeğe de geç kalmışlar. “Gideriz bizim Milka’ya, Talat Bey bize yedirir” diye düşünmüşler. O saatte de bir garson bir aşçı var. “Ne yiyeceğiz?” diye düşünüyorlar. “Merak etmeyin hanımefendi, ben size ne hizmet vereceğimizi biliyorum” dedim. Çok iyi ağırladık. Teşekkür ederek ayrıldılar.
Protokol kurallarını bilirdim. Bir gün Cevdet Sunay’ın Cumhurbaşkanı olduğu zamanda hanımının bir çayı var. Gittim. Sofrayı hazırlamışlar ama olmamış. Sofrayı hariciye vekili hanımlarıyla birlikte kurmuşlar. Onlara göre normal, altın yaldızlı amblemi olan tabakları çıkarmışlar.  Masayı hazırlamışlar ve tabakları öylesine doldurmuşlar ki tabakların cumhurbaşkanlığı amblemi olan ay yıldız görünmez olmuştu. Protokol kuralları gereği  tabakları ağzına kadar doldurmak zenginlik değil, görgüsüzlük olarak kabul edildiği için  amblemler görünecek şekilde yeniden düzenleyerek bir hata yapılmasının önüne geçmiş oldum.
Büyük Ankara Oteli’nden her sabah en az otuz müşteri kahvaltıya bize gelirdi. Yabancı müşteri için servise mutlaka hardal ve ketçap koyardım. Bir gün otelden gelen müşterilerden biri menüdeki hermeneksi fark edip bana sordu; “Beyefendi siz Fransız mısınız?” “Hayır ben Karadenizliyim.” dedim. “Ama bu kahvaltı Fransızların” dedi
TRT’ciler Milka’ya çok gelirlerdi. Bir gün de TRT’cilerin bir büyük otelde bir gecesi oldu. Bizi de davet ettiler, ben de kızımla gittim.
O kadar çok ilgilendiler ki kızım ilgiden utandı; “Baba hep bizime ilgileniyorlar biraz da başkalarıyla ilgilensinler” deyiverdi.
Milka Atatürk Bulvarı’nda Büyük Ankara Oteli yanındaki binamızda hizmete açıldı. Meclis’e giden bakanlar Atatürk Bulvarından yürüyerek geçerlerdi. Yanlarında bir polis ya olurdu ya olmazdı.  Öyle güzel zamanlardı.
Milka Pastanesi kapatıldığı 1998 yılına kadar Ankara’nın en temiz en güvenilir pastanelerinden biri oldu. Ailelerin, gençlerin, kadınların, erkeklerin geldiği, her kesimden insanın müşterisi olduğu bir pastaneydi. Pastanemiz açık kaldığı sürece hiçbir müşteriye ayrımcılık yapmadık, başarımızda bu tutumun çok büyük etkisi vardır.
Pastaneyi kardeşlerim ve ben işletirken, bizden sonra gelen kuşak yani çocuklarımızın pastane ve pastacılık ile ilgilenmemeleri nedeni ile sürdürülemedi ve kapandı.

 Bir daha dünyaya gelirsem okumak isterim ve üniversitede okuyup bilim adamı olmak isterim, okumazsam da garson olmak isterim. Ama üç lisan bilen bir garson. “Konuştuğun konuştuğun yerde, gördüğün gördüğün yerde kalsın” anlayışında olursan garsonluk iyidir… İşin kötüsü yok. İşi seviyorsan yapacaksın sevmiyorsan yapmayacaksın. Bizde yetmiş kişi çalışırdı. İş isteyen; “Her işi yaparım” derse işe almazdık.
Şimdiki hayatta artık evlerde kahvaltı kalktı. Tencere kaynamıyor. Balık çatal bıçağı diye bir şeyi kimse kullanmıyor artık. Biz onları önemserdik. İçmesek bile evimizde içki bulunurdu. Benim eskiden kalma bir içki koleksiyonum var; 1954 yılından rakı, Fransız şampanyası, Fransız konyağı, Yunan konyağı, Bulgar votkası, küçük likörler var.










Yorumlar