Görüşme Tarihi 10 Ağustos 2022
Ziya Gökalp Caddesi
Kasım 1938'de Artvin'de doğdum. Borçka İlçesinin Muratlı Köyünden.
Hayatımı anlatmaya babamdan, babamın yaşadıklarından ve bölgemizin coğrafi şartlarından başlamak gerekiyor.
Coğrafyamız dağlık bir arazi oladuğundan bölgede zirai işler yaparak geçim sağlamak pek mümkün değildi.
O nedenle babam, gençliğinde, bölgesindeki bir çok genç gibi geçim sağlamak için hudutta yer alan köyümüzden Batum'a gidip gelerek bir çeşit bavul ticareti yapıyormuş.
Sovyetler'in başına Stalin gelince bu hudut geçişlerini yasaklamış hudut kapanmış. Ama babam bu hudut alışverişinden vazgeçmemiş. Bir gün Sovyetler tarafında babam, birlikte gittiği dayısının oğluyla birlikte Batum Nikola'da yakalanmış ve hapse atılmış. Hapisteyken de, dayısının oğlu kendisine küfreden bir yetkiliyi koğuşta döğünce her ikisi birden Sibirya'ya sürgüne gönderilmiş.
Babamın Sibirya'ya sürgüne gönderilmesinden sonra ailesiyle haberleşmesi kopmuş. Tam beş buçuk yıl amcalarım babamın yaşayıp yaşamadığını bilemememişler. Beş buçuk yıl sonra cezası bitince Batum'a gönderilmiş ve göz hapsinde tutulmuş. her gün sabah, öğlen, akşam imza vermek zorunda bırakılmış. On beş, yirmi gün böyle geçmiş. Sonra Batum'daki yetkililer onunla görşüp iş bulmak , evlenmek ile ilgili görüşlerini sormuşlar. Babam orada kalmayı düşünmediğinden ve dağ yollarını iyi bildiğinden bir gece hududu geçip Batum'dan kaçmış. Yakalanmamak için de kaçtığında önce kendi köyüne değil akrabalarımızın olduğu başka bir köye gitmiş de emin olunca baba evine dönmüş ve amcalarımla birlikte yaşamaya başlamış.
Ülkeye döndüğünde akranlarının çoğunun çoktan evlenmiş, barklanmış, düzenini kurmuş olduğunu görmüş. O da sözlüsü olup onu tutukluluk süresi boyunca onu bekleyen annem Huriye ile evlenmiş. Önce ağabeyim doğmuş, sonra ben ve bir kız bir erkek iki kardeşim.
Yaşadığımız köy hayatıydı. Bir Karadeniz evinde amcamlar yukarıda biz aşağıda yaşıyorduk.
İlkokul üçüncü sınıfa gittiğimde, köyün şartlarının çok zor olduğunu, bu şartlardan, köy işlerinden kurtulmak istediğimi, orada bana bir gelecek olmadığını net bir biçimde kavradım.
Ortaokul bile, ilçede, ancak ağabeyim başladığı sene açılmıştı ve ailemizin, çok fedakar olmasına rağmen ağabeyimden başka bir çocuğunu daha okutmak imkanı yoktu. Kendi yiyeceğim yumurtaları satarak defter kalem alabiliyordum. Ben beni kurtaracak bir şey yapmak durumundaydım. 1952 yılında, İlkokulu bitirdiğimde o zamanki marangoz, terzi, kunduracı gibi bir zanaati öğrenmek için bir yere çırak olarak girmem gerekiyordu. İlkokul öğretmenim de aileye, "Bu çocuğu sanat okulunda okutun, eli çok yatkın," demişti.
1953 yılında on beş yaşındayken Borçka'da annemin halasının oğlunun kunduracısında "güvenilir bir çocuk" olarak çıraklığa adımımı attım.
Çırak olarak işe başladım ama dükkanda kalfa yok. Yazları insanlar köylerine gidip işlerini yaptıklarından kalfalar yazın dükkanlarda olmuyor. Ben de bu nedenle o yaz ayakkabı yapılışını hiç görmedim, öğrenemedim. Hep hazır ayakkabı gördüm. Koca yaz öyle geçti. Sonbaharda kalfa geldi de ayakkabı nasıl yapılır, öğrendim. Ki o zamanlar böyle plastik hazır kalıplar yok. Çıta, çubuk hepsini kendimiz yapardık. Ve ben altı ay içinde bir ayakkabı nasıl yapılır öğrendim.
O dükkanda üç dört yıl çalıştım. İşi öğrendim. Kalfa oldum.
Dükkandaki çıraklık dönemimde, Antalyalı bir abi vardı, o beni o dönemin dergilerinden Hayat ve Yıldız Dergilerine abone yaptırdı. Bir de yerel olarak çıkan Hafta Dergisi abonesiydim. Her birini roman okur gibi noktasına, virgülüne kadar okurdum. O dergiler yoluyla farklı hayatları, değişik kültürleri öğreniyordum.
Bu arada babam, Sibirya'da maruz kaldığı soğuk nedeniyle sağlığını yitirmeye başlamıştı.
Askerden önce, 1956 yılında amcaoğlum Muzaffer Cebeci'nin Zonguldak MUrgul'da olan dükkanında çalıştım. Amcaoğlum bana cesaret ve destek verdi ve memleketten ayrılabildim. Oradaki çalışmamın üçüncü ayında o dönem, Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi'nde gece bölümünde okuyup, gündüzleri Maliye'de çalışan ağabeyim beni Ankara'ya çağırdı.
Ankara benim ilkokul üçüncü sınıftan beri kurduğum hayal şehrimdi.
Ankara'yı ilk gördüğümde de müthiş bir hayal kırıklığı yaşadım. Ne Karadeniz'deki gibi yeşili vardı ne de musluktan akan suyunun tadı. Her yanı Gazi Çiftliği hayal etmiştim.
Oysa o yıllardan bilirim bu caddede bile kaldırım yoktu ve yağmur yağdığında büyük taşlara basardık ki ayağımız çamur olmasın.
57 selini sordunuz... Ben geldiğimde sel olalı bir hafta olmuştu. Molozlar duruyordu yollarda sokaklarda.
Şu karşımızdaki Kurtuluş Parkında gördüğünüz ağaçların hiçbiri yoktu. her tarafı bomboştu. Mitingler yapılırdı. 57'de İsmet İnönü'nün bir mitingi vardı. İnönü iki saat geç geldi. Vatandaşlar, Menderes'in uçağın inişini geciktirdiğini söylediler.
Bugün en büyük parklarından biri olan bu Kurtuluş Parkı, dediğim gibi fundalık bir boş araziydi. İçinde küçücük bir kulübe vardı. Kulübe sahibinin kim olduğunu bilmem ama kazları vardı. Kazlar dolaşırdı boş toprakta.
Parkın sahibi Ankaralı zengin bir kadınmış. Ankara yeşillik olsun diye belediyeye bağışlamış. Belediye bir ara mali sıkıntıya düşünce arazinin bir kısmını parselleyip satmak istemiş. Bağış yapan hanım o zaman daha sağmış. "Geri alırım" demiş de belediye satamamış. Mekanı cennet olsun, bugün onun sayesinde bu parkın yeşilliğinden yararlanıyoruz.
Ankara başta gri ve soğuk gelmişti bana. İnsanlarını da soğuk bulmuştum. Ancak zamanla alıştım. Kanım kaynadı Ankara'ya.
Ankara'da kunduracılarda kalfa olarak iş aradım. Denizciler caddesinde iki ayrı kunduracıda kalfa olarak çalıştım. Altı ay böyle geçti.
Sonra İstanbul. Tanca'da çalıştım. İstanbul'da bir yıl kaldım. 1958 yılında askere gittim.
Askerden döndükten sonra Ankara'ya geldim. Ve hemen iş aramaya başladım. Buldum da. Ancak kafamdaki, kendi dükkanımı açmaktı. Ancak sermayem yoktu. Yine de risk aldım, 1961 yılında oturduğumuz Gündoğdu Mahallesinde bir dükkan açtım. Ve çoğunlukla tamir işleri yaptım. Daha doğrusu hem eski hem yeni çalıştım.
O zamanlar bu bina yeni yapılıyordu. Bu dükkanı çok beğeniyordum. İki yıl bana vermediler. Kefilim yok, sermayem yok. Kasaba verdiler olmadı, kolacıya verdiler olmadı bir başkasına verdiler olmadı, en sonunda ben, 1963 yılında bu dükkana taşınabildim. Adını da soyadımdan dolayı Cebeci Kundura olarak koydum. Daha sonra, "Sizde Bale ayakkabısı bulunur mu?" diye bir soru üzerine hem kalfamlabirlikte bale ayakkabısı denedim hem de dükkanımın adını, Bale olarak değiştirdim.
Kızılaydan Dikimevi'ne bu Ziya Gökalp Caddesindekien eski dükkan benim. Elli sekizinci yılımdayım.
İlk zamanlar daha önceden beni tanıyan, yaptığımişleri beğenenler geldi. Ama beni Ankara'ya tanıtan, Ankara Radyosunda çalışan sanatçıların, sahne ayakkabılarını bana yaptırmaya başlamasıyla oldu. İlk müşterilerimden biri bestekar İsmet Nedim oldu. Sonra zamanla Güner Tecer, Kutlu Payaslı, Ziya Taşkent gibi dönemin sanatçıları oldu.
Birbirine yakın yerlerde bulunmamaız (Kızılay, Ulus, Sıhhiye, Cebeci, Dikimevi) nedeniyle Radyoevi, Devlet Tiyatroları, KOnsarvatuar, Mülkiye, Hukuk Fakültesi, TED Ankara Koleji çalışanları arasında tanınmamızı ve ulaşım kolaylığını sağladı.
Daha sonra ise bürokratlar ve siyasetçiler müşterim olmaya başladı.
İlk kez 1968 yılında bana hep yol açmış olan bir ağabeyim ile model almak için İtalya'ya, moda fuarına gittim. Daha sonrada çeşitli yıllarda olmak üzere yedi sekiz kez İtalya'ya moda fuarlarına gittim.
1968 yılında eşim Hediye Hanım ile evlendim. İki oğlum bir kızım var. Üç tane de torunum. Ve hâlâ işimin başındayım.












Yorumlar
Yorum Gönder